
Sizi biraz tanıyalım.
Adım Serdar Şimşek. 2007’de Gaziantep Üniversitesi, 2011’de Fırat Üniversitesi’nden mezun oldum. Gaziantep aşığı bir Diyarbakırlıyım. Uzun yıllar iş makinesi sektöründe çeşitli birimlerde görev aldım. Yönetici olarak çalıştım ve ekibimle birlikte sektörde birçok ilke imza attık.
Sektöre Sanko İş ve Tarım Makineleri ile başladım. Sanko, benim için çok değerli bir kurum. Tabiri yerindeyse sektörü öğrendiğim bir okuldu. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki orası benim için adeta bir ev gibidir; çünkü sektörü orada öğrendim. Sanko, her alanda sektörel bir okul niteliğinde.
Ancak röportajımızın asıl konusu edebiyat; en çok bunun üzerine konuşmak isterim.
Yakın tarihte, hatta birkaç hafta önce ilk romanınız “Bedenini Arayan Ruh Azad” yayımlandı. Siz, bu işin teorik olarak içinde olmayan; mektepli değil, alaylı bir yazar olarak böyle kaliteli bir yapıta nasıl imza attınız? Bu durum bir anda gelişen bir şey olmasa gerek. Okurlarınızla biraz paylaşabilir misiniz?
Aslında kalem ile kâğıdın aşkı bende yeni başlayan bir şey değildi; çok uzun yıllar önce başladı. 1996 yılında, henüz ortaokul 1. sınıf öğrencisiydim. Her şey, yazmak istemediğim bir biyografiyle başladı. O dönem Türkçe öğretmenim, elim yazmaya varmadığı için hazırladığım biyografi nedeniyle beni aşağılamıştı. O günden bu yana her yıl çeşitli eserler üreterek hayatıma devam ettim.
Ortaokul 2. sınıfta ise harika bir Türkçe öğretmenim oldu. Hayal gücümü ve yazma kabiliyetimi öyle derinden keşfetti ki bu konuda beni çok destekledi. Uzun yıllar şiir yazdım. İnatla şiir kitabı çıkarmadım. Bugün şiir kitabı çıkarmak istesem sanırım bir yıl içinde rahatlıkla on kitap çıkarabilirim.
Özetle, her eser yazmak zordur ancak roman yazmak gerçekten çok zor bir iştir. Bir şarkıda “Roman olur yazsam” diyor ya; ben her seferinde artık gülerek “Yaz da görelim” diyorum.
Uzun yıllar radyo programları yaptım. Üniversite hayatımda ve sonrasında birçok yıl sahne sanatlarıyla ilgilendim; kendi yazdığım oyunları hem oynadım hem yönettim. Bu alanda da birkaç eser ürettim. Lakin roman yazmak hem harikulade zor hem de harika bir deneyimdi.
Size bu kitabınız ile ilgili en çok ne soruluyor?
“Kitabınız kaç sayfa?” Bu soruyla çok sık karşılaşıyorum. İnsanların kalın kitaplara karşı bir ön yargısı var; haklılar da çünkü gerçekten korkutucu görünebiliyor. Kitap 325 sayfa fakat günümüzde kapitalist sistemin de etkisiyle, sayfa sayısı arttıkça maliyet de yükseliyor. Bu nedenle birçok yazar, eserlerini oluştururken buna dikkat ediyor. Çünkü 300 sayfa üzerindeki bir kitabın 2025 koşullarında 450 TL gibi bir fiyata satılması gerekiyor ve bu da okur için yüksek bir rakam. İnsanlar bir kahveye veya bir öğün yemeğe bu parayı rahatlıkla verebilirken, kitaba vermek istemiyor. Kısmen haklı oldukları noktalar da var.
Öte yandan, eski dönemlerde yazarların binlerce sayfalık eserler yazmalarının nedeni çok bilgili olmaları değil; kelime başı ya da sayfa başı ücret almalarıydı. Dolayısıyla daha kalın kitaplar yazmak için çaba sarf ediyorlardı. Mesele aslında bundan ibaret.
Biraz da kitaptan konuşalım. Bu romanı diğer romanlardan ayıran nedir?
Öncelikle bir eser ortaya koymak çok güzel bir duygudur. Herkes arkasında kalıcı bir eser bırakmalı; bu sadece bir kitap olmak zorunda değil, bir resim, bir el işi, anlamlı bir fotoğraf da olabilir. Gelecekte ardında iz bırakma duygusu ve bu miras, maddi unsurlardan çok daha değerlidir. Maddi olan her şey bir gün son bulabilir ama kalıcı bir eser sizi yaşatır.
Roman yazmak gerçekten büyük bir sorumluluk. Artık bir yazar olarak, özellikle roman yazan meslektaşlarıma çok daha fazla saygı duyuyorum. İşin içine girince, meselenin ne kadar farklı bir boyutu olduğunu anlıyorsunuz.
Ben, gerçek hayatta olmayan kişilerden yola çıkarak onların hayatına 1970 ve sonrası Türkiye gerçeklerini farklı bir pencereden yansıttım. Bu, herhangi bir kişinin değil, hepimizin hayatında karşılığı olan insanlardan örneklerle şekillenen bir roman oldu. Azad adındaki bir çocuğun yaşam süreci içinde karşılaştığı zorlukları ve her düştüğünde daha güçlü ayağa kalkmayı başaran bir bireye dönüşümünü anlatan bir yapıt ortaya çıktı.
Felsefi açıdan değerlendirecek olursam; bir çocuğun gelişim sürecinden başlayarak Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki “kendini gerçekleştirme” basamağına hangi aşamalardan geçerek ulaştığını anlatan bir eser diyebilirim. Buradaki fark ise, gelişim sürecinin sonlara doğru seküler yapıdan çıkıp daha liberal bir bireye dönüşümünün, okur tarafından adım adım hissedilebilmesidir. Nitekim kitap oldukça yeni olmasına rağmen ciddi bir okur kitlesine ulaştı.
Gaziantep’te imza günü yapacaksınız değil mi?
Kitap, 25 Ekim 2025 tarihinde Diyarbakır TÜYAP Kitap Fuarı’nda okurla buluştu. İki gün boyunca oradaydım ve çok güzel bir ilgi vardı. Şimdi sırasıyla:
22 Kasım 2025 (Cumartesi) – Saat 14.00–16.00 / Gaziantep – Tabby Kitap & Kırtasiye 29 Kasım 2025 (Cumartesi) – Saat 15.00–17.00 / Mardin – Merdin Brecht Sahne
Akabinde birçok ilde daha imza günlerimiz olacak.
Kitabınıza okuyucularımız nereden ulaşabilir?
İnternet üzerinden kolaylıkla bulabilir ve temin edebilirler. Ancak Gaziantep’te yaşayanların özellikle Atatürk Mahallesi’nde bulunan Tabby Kitap & Kırtasiye’ye gidip kitabı fiziki olarak incelemelerini tavsiye ederim. Herkesin ilgisini çekmeyebilir, herkes roman okumayı sevmeyebilir. Fakat şu konuda iddialıyım: Kitabın arka kapağını okuyup da bu kitabı almayan biri, büyük ihtimalle daha önce hiç roman okumamıştır. Bu konuda hiç mütevazı olamayacağım.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Aslında en önemli şeyi en sona bıraktım… Yaklaşık bir yıldır Gazikent Gazetesi’nde köşe yazıyorum. Sizin gibi toplumsal sorunları ele alan, yıllardır bıkmadan emek veren ve mesleğini başarıyla icra eden gazetecileri gördükçe ilham alıyorum. Bu gazetede köşe yazma fırsatı bulduğum için ve sizinle bu röportajı gerçekleştirdiğim için gerçekten çok mutluyum. Bu vesileyle ayrıca teşekkür etmek isterim.